Yusuf Tatar

GAZZE HAPİSHANESİ VE ARKAD AĞAÇLARI.

6/1/2009 -Kategori: DENEMELER

GAZZE HAPİSHANESİ VE ARKAD AĞAÇLARI.

 

     Akdeniz’in en doğusunda, Mısır, İsrail ve denizle komşu, dünyanın en büyük zindanı. Yeryüzünde iki devlete ve bir denize sınırı olan başka bir hapishane yoktur. 7 km genişlik ve 40 km uzunluğunda dehliz. Gardiyanı İsrail. Yalnız, sahipsiz, kimsesiz Gazze hapishanesi.

     Her cümlede özellikle ve bastırarak ‘Arap’ kelimesine vurgu yapan ve Arap dünyasının liderliğine oynayanlar mı dersin. Kendilerinin şerif olduklarını söylemekten imtina etmeyen ve de batılı kadınlarla evlenmeyi gelenek haline getirmiş hareket ve davranışlarından batı uşaklığı akanlar mı dersin. Diğer tarafta petrol damarına sarılmış, emdikçe şişen, şiştikçe insanlıktan uzaklaşan petrol keneleri… saltanatlarını korumak uğruna her türlü rezilliği sinelerine çeken sürüngenler.

     Ey bilmem kaç kişilik İslam dünyası ve ey bilmem kaç milyar dolarlık petrol ihraç edenler! Utanın. Utanın yedi milyonluk terör devleti, nasılda pervasızca kutsalınıza, malınıza, canınıza ve namusunuza saldırmakta ve siz Arap dünyasının yemekten konuşmaya fırsat bulamayan dolar putları, sarayınızın penceresinden başınızı bir dışarı uzatarak halkınızın tepkisine kulak verin bari.

     Gazze ölüyor. Ölen sadece Gazze değil, İslam kardeşliği de Gazze de can çekişiyor. İsrail bilinçli bir şekilde Gazze’yi sınırlarına içerisine dahil etmektedir. Dünya da sınırların sürekli genişleten tek devlet İsrail’dir. Bu genişlemeyi Nil ve Fırat’a kadar devam ettirme azmi ve kararlılığı içerisindedir. Siyon yıldızını Filistin topraklarına kazınmış, bayrağında yer alan iki mavi şeride (Nil-Fırat) doğru ilerlemektedir.

     Siz zannediyorsunuz ki Toprakta yeşeren, dalı, kökü ve gövdesi olan arkad ağaçları Siyonistleri saklayacak. Uyuyun ey Müslümanlar. Uyuyan her Müslüman bir arkad ağacıdır. Petrol damarına tutunmuş her saltanat sevdalısı kalınca bir arkad ağacıdır.

     Gazze kan kokarken, beyaz kefenlerden kan damlarken, kundaklar kan rengine bürünürken, Selahattin’ kemikleri sızlarken susan her Müslüman arkad ağacıdır…

 

Yusuf TATAR

06/01/2009

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

3/6/2008 -Kategori: ANILAR

SENİ DÜŞÜNÜNÜRÜM YA,

 

Seni düşünürüm ya,

Yanar yüreğim yeniden.

Solar açmadan çiçekler.

Seni düşünürüm ya,

Bir garip yolcu olurum.

Yeniden canlanırken dünya.

 

Seni düşünürüm ya,

Yıldırımlar yağar üstüme.

Başlarım üşümeğe,

Alaca karanlığında akşamın,

Bir Seylan başını koyar dizime.

Hasret türküleri okunur,

Yeşile küskün yamaçlarımda.

Seni düşünürüm ya,

Ay ışığı bir başka düşer suya.

 

Seni düşünürüm ya,

Kardelenler doğrulur,

Eteklerimde ki karın içinden.

Bir üveyik uçar yuvasından.

Seni düşünürüm ya,

Bir güvercin temizliğinde.

Fark edemem bir türlü,

Yatar eşkiyalar pusuya.

 

Seni düşünürüm ya,

Gül yaprağının su damlasında,

Gözlerinin siyahını görürüm.

Seni düşünürüm ya,

Ak bir bulut olur hayalin,

Sarar kollarıyla doruklarımı.

Seni düşünürüm ya,

Gözlerim hasret uykuya.

 

29 Mayıs 1998

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

29/4/2008 -Kategori: SIIRLER

SENİ DÜŞÜNÜNÜRÜM YA,

 

Seni düşünürüm ya,

Yanar yüreğim yeniden.

Solar açmadan çiçekler.

Seni düşünürüm ya,

Bir garip yolcu olurum.

Yeniden canlanırken dünya.

 

Seni düşünürüm ya,

Yıldırımlar yağar üstüme.

Başlarım üşümeğe,

Alaca karanlığında akşamın,

Bir Seylan başını koyar dizime.

Hasret türküleri okunur,

Yeşile küskün yamaçlarımda.

Seni düşünürüm ya,

Ay ışığı bir başka düşer suya.

 

Seni düşünürüm ya,

Kardelenler doğrulur,

Eteklerimde ki karın içinden.

Bir üveyik uçar yuvasından.

Seni düşünürüm ya,

Bir güvercin temizliğinde.

Fark edemem bir türlü,

Yatar eşkiyalar pusuya.

 

Seni düşünürüm ya,

Gül yaprağının su damlasında,

Gözlerinin siyahını görürüm.

Seni düşünürüm ya,

Ak bir bulut olur hayalin,

Sarar kollarıyla doruklarımı.

Seni düşünürüm ya,

Gözlerim hasret uykuya.

 

29 Mayıs 1998

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KÜLTÜRÜMÜZ

18/2/2008 -Kategori: DENEMELER

BATIYA AKARKEN ÖZÜNDEN UZAKLAŞAN KÜLTÜR.

     Kendimi tanımaya başladığım yıllardan beri kendi kendime sorduğum bir sorunun cevabını yıllarca aradım durdum. Günlerce beynimi meşgul ettiği zamanlar olmuştur. Kendimce edindiğim cevaplar ise beni bir türlü tatmin etmemiştir. Bu soru beni bağlı bulunduğum milletime karşı, kimselere söyleyemediğim, söylersem bir noksanlığın olacağından kaygı duyduğum hüzünlü bir kırgınlık içerisine sürüklerdi. Bu soru; büyüklüğünden asla şüphe etmediğim milletimin noksan tarafıydı zihnimin derinliklerinde.

     Nasıl olurdu bu? Tarihe yön veren, ideali uğruna büyük zorluklara göğüs germiş, davasına hizmetten asla ve asla geri durmamış bir millet nasıl oludu da böyle bir yanılgı içersinde olabilirdi? Tarihin en şanlı ve en adil devletlerini kuran Türk Milleti büyük bir kültür birikimine sahip olması gerekirken nasıl olurda başka milletlerin kültürlerine meyledebilirdi? Ayrıca bu meyletme öyle halka ait değil. Aydınlar bu yanlışın içerisine düşmüşler ve düşmeye devam etmekte idiler. Aydın ve ileri gelenlerin hepsini bu kefenin içerisine koymak olmazdı ve büyük şahsiyetlere karşı haksızlık olurdu.

    Bilge Kağan bu eksikliği görmüş, Orta Asya bozkırlarına devasa kitabeler diktirmiş ve ‘ Ey Türk titre ve kendine dön.’ Deme gereği duymuştur. Kaşgarlı Mahmut üstünlüğü ayan beyan ortada olan milletini hem kendilerine hem de diğer milletlere karşı kabul ettirebilmek için koca bir eser yazmak zorunda kalmıştır. Milletimin titreme ve kendine dönme süreci hep nihayete ermiş ve başka başka milletlere meyletme sevdaları ile devam etmiştir.

     Özgürlüğünü, istiklalini ve istikbalini kendisinin diğer yarısı olarak gördüğü, at sırtında doğan, at sırtında yaşayan ve at sırtında ölen Orta Asya Türkü’nü, Çin’in ipeğine, kızına, giyim kuşamına kısacası hayat tarzına yönlendiren tutku neydi? İstiklal duygusuna pranga vuran, özgürlük abidesi şahsiyetleri, silik kişilikler haline getiren Mani dininin kabul edilmesi ve yaşantı tarzlarının bu dinin emir ve yasaklarına göre düzenleyip, köle ruhlar haline gelmesine sebep olan cazibe neydi? Nasıl olurdu da Türk et yerine, otu çöpü yemeye başlayabilirdi? Savaşçı bir ulus gidip yerine dini emrediyor diye kabuğuna çekilmiş bir yığın haline dönüşebilirdi?

     Akan bir ırmak misali batıya yöneldiğinde İran Yaylasını bir otoyol olarak kullanırken bile Fars kültürünün etkisi altına girmiştir. Kendine ait bir alfabesi, zengin bir edebiyatı olan bir ulus nasıl da Farsçadan ve edebiyatından etkilenmişti? Neden edebiyat ve manevi dünyamızın ulu çınarlarından birisi olan Mevlana divanını anadilinde değil de başka dilde kaleme almıştır. Neden koca Selçuklunun resmi dili Türkçe değil di? Cenk meydanlarında ordusunu Türkçe komuta eden sultanlar neden saraya gelince ağız değiştiriyorlardı? Saray erkânı neden Alparslan’dan,

Kutalmış’ tan yüz çevirip çocuklarına Keykubat, Keyhüsrev isimlerini ve unvanlarını verir olmuşlardı? Yoksa İran’ın şatafatlı yerleşik hayatı mı etkilemişti ecdadı mı?  

     Altı yüz yıldan fazla ayakta kalmış bir Cihan imparatorluğu vücuda getirmiş olan Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında yaşayan milletler ki bunlardan bazıları kültür ve medeniyet fukaralığı içerisinde iken bile kendi öz benliklerinden uzaklaşmadan ihtiyaçları kadar almışlardır, cihan devletinin birikiminden. Şairleri kendi dillerinde yazmış, ozanları kendi dillerinde söylemiştir. Kendi dillerinde okumuş ve kendi lisanları ile konuşmuşlardır. Bulgaristan 1376 yılından, 1908 yılına kadar, 532 yıl Osmanlı Devleti egemenliği altında kalmasına ve de elle tutulur bir kültür birikimine sahip olmadığı halde dillerini, dinlerini ve kültürlerini koruyabilmişlerdir. Yine Balkan Yarımadası’nda bulunan Grekler 360 yıldan fazla Osmanlı egemenliği altında yaşamışlar, Anadolu’da yaşayan Rumlar 800 yıldan fazla çeşitli Türk devletleri hâkimiyetinde yaşadıkları halde gözle görülür bir kültür değişimine uğramamışlardır. Hâlbuki Balkanlar’a yerleşen ve koca bir imparatorluk kuran Macarlar kısa süre içerisinde Asyalı kimliklerini unutup tipik bir Avrupalı haline gelmişlerdir. Yine bu bölgede yaşamış Uzlar, Kıpçaklar, Peçenekler tamamen ortadan kaybolmuşlardır.

     Malazgirt meydan muharebesi öncesinde Anadolu’ya gelen Türk boyları da aynı akıbete uğradıkları tarihin derinliklerinde kayboldukları bir gerçektir.

     Dünya tarihine gözden geçirilip, asimile olan ya da ortadan kaybolan topluluklar bir sıraya konulursa, Türk soylu grupların birinci sırada yer aldığını görebiliriz. Bu sıralamanın içerisine İskitler, Sakalar, Hazarlar, Memluklar, Macarlar, Peçenekler, Uzlar, Kıpçaklar v.s. gibi onlarca Türk boyunun yer aldığını görmekteyiz…

     Yüzlerce yıl bizim egemenliğimizde yaşadıkları halde asli kimliklerini koruyabilmiş onlarca millet yerli yerinde dilleri, dinleri ve kültürleri ile varlıklarını devam ettirdikleri halde, bizimkiler nerede? Bu sonuçta bizim zorbalıktan, baskıdan uzak yönetim anlayışımızın etkisinin olduğu bir gerçektir ve de bunu inkâr etmek tarihe karşı yapılacak en büyük ayıptır. Bu asil yönümüzle her zaman diğer milletlere karşı birkaç tur önde olduğumuz bir gerçektir.

     Osmanlı Fatih sonrası kendisini Arap kültürünün etkisine iyice bırakmış, son üç yüz yılda ise, beş yüz yıllık bir batı medeniyetine sevdalanmışız.   Beş bin yıllık bil tarih imbiğinden süzülüp gelen Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan bizler neden Güzelim Türkçemizi bile Amerikan aksanıyla konuşur olmuşuz. Neden dilimizi, inancımızı, kültürümüzü, kimliğimizi üç-beş kuşaklık batıya utanmadan sıkılmadan satar olmuşuz.

     Nasıl kurtarmak gerek emperyalizm okyanusunda yüzen gemiyi? Türk ‘titremeyi’ mi unuttu yoksa ‘damarlarında ki asil kan’ dan haberi mi yok?

     Neden? Niçin? Ve nasıl?... (2008)

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ZAMAN

16/11/2007 -Kategori: SIIRLER

ZAMAN

 

Su yorulur elinde.

Vakit erken düşer dize tez elden.

Süpürür görünmeyen bir el günleri.

Benimlesin bilirim, çok uzaklardan gelip,

Bir tutam sevgi olursun sokaklarımda.

Kimi zaman nasihat derinliğinde,

Gün olur, kahkaha sığlığında zaman.

 

Çağlayan yorgunluğundayım.

Dürerken derinliğine düşünceleri.

Siyah saç buklelerinde düğümlenirim.

Toy olur kara gözlerin sevdalarımda..

Esmer güzeli çehrende,

Kimi zaman seyre dalarım, gülşeni.

Gün olur uyku sarhoşluğunda,

Döner feleklerin çarkında zaman.

 

Henüz besteye dökemediğim,

Anadolu lezzetindesin.

Bir yanık hoyratın göz damlasında,

Ağrı dorukları gibi ak,

Peri suyu kadar efsunlu.

Yavrusunu uyuturken,

Yörük anasının dudaklarında,

Ninni olursun kıl çadırlarına obanın.

Gün olur kırk ikindi yağmurlarında,

Kazılır Ahlat ta mezar taşına zaman.

 

Elma şekeri sevincinde çocukluğumun,

Düşersin terleyen bıyıklarıma.

Bir petek bal tadında savdanın,

Arı dokunuşuyla uyanırım.

Tek tek selamlayan aklar

Ve çelik ellerinde bükülür belim.

O ne müthiş haberdir.

Ulak taşıyamaz ağırlığını.

Gün olur merhaba sıcaklığında.

İki metre bez yalınlığında zaman.

 

                             Yusuf TATAR.

                                  1998

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı